Bence

AUTHOR: EMiR GAMSIZOĞLU ➤

Başlıktaki kelime çağımızın en büyük sorunu haline geldi. Bu kelime ilgimi ilk defa Paris’te yaşadığım yıllarda bu hayatta beni en çok sevdiğine inandığım kişilerden ve benim  de en sevdiğim dostlarımdan Arzu abla sayesinde çekti. Arzu abla benim yaptığım yanlış birşeyi gördüğünde en direkt şekilde uyarır, neden uyarma ihtiyacı duyduğunu anlatır, söyleyecekleri bittikten sonra da kısa bir süre duraksayıp, “bence” derdi. Söyledikleri bazen çok acımasız ve direkt gelmesine rağmen bana duyduğu sevgiyi ve derdinin benim daha iyi olmam olduğunu bildiğimden dediklerine çok kızmama rağmen kulak kesilirdim. Ama o sondaki  “bence” yok mu, işte o son vurgu beni çok rahatlatıyordu. Çünkü Arzu abla sonda koyduğu vurguyla bana  “oğlum bunlar benim görüşlerim, bunların hiçbirini takmayabilirsin ama benim bu hayattan öğrendiklerime göre bu dediklerimde hatalısın, seni çok sevdiğim için hemen uyarmam lazım” demek istiyordu.

Paris’te yaşadığım yıllarda daha çok takıldığım ve sinir olduğum başka kelimeler ve deyişler vardı ve bunların nasıl içeriğinin boşaltılarak kullanıldığını düşündüğümü tartışırdım arkadaşlarımla. Ah o  “yorum”  kelimesi yok mu! Ya  “aslında” ya ne demeli!  “Çok yoğunum” diyen kaç kişinin gerçekten işten başını kaldıramadığını düşünüyorsunuz? Bütün bu gereğinden fazla kullanılarak anlamını yitirmesine sebep olunmuş sözler içerisinde  “bence” vurgusu bana Arzu ablanın sevgisini hatırlattığı ve  “bence” demeden önce verdiği kısa es ve  “bence” derken yaptığı vurguyu kızı Eda, yakın dostumuz oyuncu ve yazar Görkem Yeltan ve eşim Ege’yle Arzu ablanın yanında taklit edip gülmemize sebep olduğu için çok daha sevimli bir takıntı olarak duruyordu.

New York’a taşınıp ilk heyecanları attıktan ve sanat dünyasını merkez alarak  “yeni dünyayı” tanımaya başladıktan sonra gerek sanat gerekse iş dünyasında bir takım fikirlerin havada  uçuşması ama bu fikirlerin genelde yapısallaştırılamadan, olgunlaştırılmadan ortaya “şaheserler (masterpiece)”  olarak konulması Ege’yle birlikte en çok ilgimizi çeken sorundu. Yıllardır en unutamadığım örneklerden biri Union Square’de Vineyard Theatre’da izlediğim The Slug Bearers of Kayrol Island isimli müzikaldir. Genel olarak müzikal formuna yabancı ve saçma bulan bir kültürde büyümüş olmamın verdiği içgüdüyle, Ege’yle skorunu tuttuğumuz o mu beni daha rezalet bir tiyatroya götürecek yoksa ben mi onu ölümcül bir konsere götüreceğim yarışmamızda bir puan daha öne geçeceğimi düşünmüştüm o akşam. Fakat müzikal başlar başlamaz dekorunun hareketli perdelere yansıtılan eserin yaratıcısı Ben Katchor’un çizgi roman çizimleri olması, şarkıcı/oyuncuların çoğunun müthiş güzel sesleri olması, müziklerin çok iyi bir jazz band tarafından yapılıyor olması ve konunun ev aletlerinden tutun da adada çalışan işçilerin hikayesine ve bir aşk hikayesine kadar çeşitli alanlar üzerinden akması beni hemen eserin içine çekti; çok iyi bir fikir diye düşündüm. Fakat şarkı üzerine şarkı, güzel ses üzerine güzel ses derken aşk hikayesi dışında gelişen pek birşey olmaması ve uzadıkça uzayan bir eser olması çıkışta “keşke bir saat önce bitseydi” hissine kapılmamıza sebep oldu.

Küçücük bir fikrin dünyanın en enteresan fikri olduğunu düşündüğümüz olmuştur hepimizin. Bazılarımız bunu bir sanat eserine veya Hitler’in yaptığı gibi soykırıma kadar götürebilir. Mühim mesele bu fikirlerin gerçekten çok önemli olup olmadığından ziyade ne kadar geliştirilip, hitap ettiği topluluğu veya kendini nereye götürebileceğini sorguluyorum bir süredir. Kemancı dostum Alexander Markov düğünümüzden sonra Ege’yle bana bir kutlama partisi düzenlemişti evinde. Sebebi düğün olan bir partide konu Hitler’e nasıl geldi bilmiyorum ama arkadaşlarımızdan biri Hitler’in kötü bir amacı olduğu konusunda tüm dünyanın hiçbir şüphesi olmadığını ama bu kötü temelin Hitler’in bir dahi olduğu gerçeğini değiştirmeyeceğini söyledi. Tartışmanın ne kadar alevlenmiş olabileceğini tahmin etmek zor değil tabii ama bu tartışmada takıldığım nokta birinin dahice bulduğu, birinin sapıklık olarak nitelendirdiği bu tarihi karakterin vardığı sonucun nasıl bir başlangıcı olduğu, nasıl bir temel fikre dayandığıydı. Ari ırkın önemi Hitler’in tarihin en büyük askeri organizasyonlarından birini kurması için yeterli olmuştu. Dün akşam New York’ta yeni bir -izm ortaya çıktığını izledim televizyonda, Dudeism. Jeff Bridges’in oynadığı, Big Lebowski filmindeki kendini The Dude diye çağıran havai ve boşvermiş karakterin temel alındığı bir din doğuyor New York’ta. Birçok Dudeist Papazlar olmuş bile, 160 bin Dudeist varmış. Birisi bir fikri daha ciddi oranda geliştirmiş anlaşılan. Ya Beethoven’a ne demeli! Ta-ta-ta-taaa diye hepimizin bildiği küçücük motiften tarihin en çok bilinen senfonisini yaratabilmiş. Burada kimin ne kadar yetkin bir şekilde küçük bir fikri geliştirdiğini tartışmıyorum, Beethoven örneğimin diğerlerinden daha kıymetli olduğunu düşünmem diğer örneklerin aynı temel amaçla var olabildikleri gerçeğini değiştirmez. The Slug Bearers of Kayrol Island  müzikalinden çıktıktan sonra da ilk aklıma gelen Beethoven’dı. Hatta Ege’ye “Artık Beethoven gibi bir dahi kalmadı galiba” dediğimi hatırlıyorum. O da “Ben Katchor’a biraz haksızlık yapmıyor musun?” demişti.

Şimdi bu soruyu 5 yıl sonra tekrar düşünmek istiyorum, gerçekten de yeni Beethoven’lar istemek günümüz fikir üreticilerine haksızlık mı? “Bence” diye başladıkları her fikri insanların kullanımına sunmaları daha büyük haksızlık değil mi? Büyük sanatçı, bilim adamı, düşünür diye bize sunulan kişilerin daha gelişmiş fikirlere ve ürünlere sahip olmasını beklemek hakkımız değil mi? Bu yazıyı yazdıran fikir beni düşünür veya filozof yaptı mı örneğin? Ben bu yazıyla filozof kabul edilirsem Aristo’ya haksızlık değil mi?

Düşündüklerimi bence diye ortaya atmadan önce yeterince bütünleyip bir sonuca vardırabildimmi diye tartmadan konuşamaz oldum ve hatta Ege “Niye her lafa başlamadan kısa bir aaa  veya ııı nidası sunuyorsun insanlara” diye eleştiriyor beni. Çünkü bir sipariş verirken bile herşeyi biraraya toparlayabildimmi diye son bir kontrolden geçiriyorum kafamda. Tabii bu benim takıntılı kişiliğimden ve bütün olma arzusunu abartmış olmamdan kaynaklanıyor. Arzu demişken… Arzu ablanın “Amma da abarttın ulan” dediğini duyar gibiyim. Tabii biraz duraksayıp yapacağı eklemeyi de; “bence”.

Advertisements

Post a comment

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s